Yukarı Çık
Abdullah R. ELÇİ

Abdullah R. ELÇİ

Demek ki aklına da pek öyle güvenmeyeceksin şair!

DIŞI DURGUN İÇİ VURGUN ŞAİR: HASAN AKÇAY

5 Şubat 2018 Pazartesi 18:01:36
1095 kez okundu.

‘Şiir:

 Biraz çok hüzün demiş!’

Şair:

Geçmiyor bana nazın demiş!

Evet.

Şair Hasan Akçay’dan...

Aslında o biraz değil, o biraz çok şair.

Trabzon da doğmuş.

Çok belli etmese de, bir Karadenizlinin, tüm karakteristik özelliklerini üzerinde taşıyor Hasan Akçay Hoca.

Atatürk Üniversitesi, Edebiyat Bölümünden mezun.

Erzurum’un karını kışını da görmüş, Trabzon’un başı dumanlı dağlarını da…

Yirmi yıldan fazla bir zamandır da, Harran Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde öğretim görevlisi.

Kendi tabiri ile Urfa’ya kısa bir zaman kalmak ve sonra çekip gitmek için gelmiş, aklında böyle bir plan program varmış lakin…

Demek ki aklına da pek öyle güvenmeyeceksin şair!

Şaka ile karışık, aklın devreden çıktığı zamanlar ve mekânlar var demek ki...

Şiir yanı sıra, edebiyatın; hikâye, deneme, makale türünde eserler veren Hasan Akçay’ın,

Birçok dergide, antolojide, bu eserleri yayınlamış.

Yurtiçi ve yurt dışında ki birçok şiir şöleninde bulunmuş, şiirlerini kendine has üslubu ile seslendirmiş.

Yayınlanan Kitapları:

Eylül Yorgunu(1991)

Şiir Biraz çok Hüzün (2008)

Gül Şafaklı bir Özlem(2000)

Dolunay Gülüşleri(2012) adlı dört adet şiir kitabı;

Bir Göz Açıp Yummuş(2011)

Vefa sözleri(2013) adlı iki deneme kitabı;

Kuş Düğünü(2015)adlı öykü kitabı yayınlanmış.

Bu eserlere imza atarken, elbette bir yolu olmuş, o da tutup o yolun yolcusu olmuş.

Bakın ne diyor:

‘insan bir yolcudur, kılavuzsuz yol yürümez!’

Şair şiir yolculuğuna çıkarken, elbette ona eşlik eden tılsımlı sözcükler vardır.

Fısıldar kulaklarına şairin hem yolun hem de yolcunun sahibi olan…

O sözcükler, şairi alır;

Bazen; Kaf dağının ardına,

Bazen denizde bir martının kanadına,

Bazen insan eli değmemiş ormanların kuytularına,

Bazen mecnunun kılığında Leyla’nın peşine götürü seni çölün en uzağına…

Bazen de mevsimlerin peşinden koşturup durur.

Onun için değil mi ki:

‘Geldiniz daha dündü sıcak bir eylüldünüz

Gülüşten baharları muştulayan güldünüz…’ diyor şair.

Mevsimleri öylesine birbirine karışmış bu coğrafyada, biraz olsun içimizi ısıtan yukarıdaki mısralarda, baharın, gülün muştularla karşılanması ne hoş içinde hüzünde olsa.

Ve yine:

‘Sesiniz rüzgârlara karışıp gidecek mi?

Zaman hatıralara ihanet edecek mi?’ derken

Ey! İç âlemini, kolay kolay dış âlemine açmayan, suskunluğu bir çığlık gibi içinde saklayan şair

Konuş biraz!

Konuş kelimeler dile,

Bülbüller güle gelsin

Ele gelsin bele gelsin

Bırak nasıl gelirse

Öyle gelsin..!

Konuşturma ben diyorsun öyle mi?

Peki, bu ne:

‘Gözlerimin önünde astılar

Bir rüzgâr vurgunuydu deniz olan saçların

Tutup kor bir ateşe bastılar gözlerini

Bir yangının külüdür bende kalan gözlerin...’

Şiirlerinde sık sık doğayı,

Yetiştiği ve yeşerdiği coğrafyanın hırçınlığını,

Aşkın, acının, denizin, dağın, ırmağın esintilerini görmek mümkün.

Ama şiirlerinde iflah olunmaz aşkın izini sürmeyin çünkü bu ize rastlamanız pek de mümkün değil.

Çöle de şiir yazmış yazmasına amma… Çünkü deniz insanı ile çöl insanının ortak bazı özellikler var.

Deniz insana, inanılmaz derecede zorluklara sabretme alışkanlığı tavsiye eder ve onunla nasıl mücadele edileceğini öğretir.

Çöl de aynı tavsiyeleri ve zorluğu inanılmaz derecede insana verir adeta kafasına vura vura öğretir.

Mesela Karadeniz’de başınızı nereye çevirirseniz, sadece ve sadece gökyüzünü görürsünüz

Niye?

Her taraf yüksek dağlarla çevrilidir de ondan…

Ha bir de uçsuz bucaksız denizi…

Çoğu zaman ufuk çizgisini seçemezsiniz.

Hatta çoğu zaman hayalinizden daha ötesine de geçemezsiniz.

Ama bu coğrafya Mezopotamya öyle mi?

Çoğu zaman bir köyde durup, diğer birkaç köyü, kasabayı, şehri görmeniz pek ala mümkün.

Çöl insanı, bozkır insanı, uçsuz bucaksız toprak denizini, kum denizini seyreder durur.

Bazen durduğunuz yerden, bırakın başka bir köyü başka bir ülkeyi görürsünüz.

Biri yeşilliğe doyarken ötekisi ağaca hasret kalır, suya hasret kalır.

İşte tüm bu iklim serenadı, şairin ruh derinliklerinde yer eder.

Mısralar böylesi susuzsa çölde büyüyen şair ne yapsın…

Çöl ikliminde büyüyen şairler;

Sıcağa, kuma, toprağa övgüler dizer…

Ama deniz ülkesinde doğan ve büyüyün şairler öyle mi bakın:

‘Dokunma denizime açıkta gemiler var

Hüzündür adım şimdi sor yeminler söylesin

Sus… Konuşma, öyle dur ortasında gecemin

Gül kırılır içimde ne zaman ufka baksam

Ay yaralı bu akşam…’

Şair çağın hüznün omuzlarında taşır

Oysa o hüznün ve vebali şair olmayanlarında boynunda!

Savaş görmüş çocukların dilinden annesine şöyle sesleniyor:

‘Bu sesler hangi çağdan taşınır

Hangi vadilerde kaybolur anne?

Toz bulutları inmez mi yere

Kulakları mı sağır, onlar mı dilsiz anne?

Çiçekler hangi dağlarda açar

Çocuklar hangi bahçelerde şimdi

Onların sokaklarında

Aynı kokular var mıydı anne?’

Bu ölümlü dünyada hepimiz birer faniyiz.

Herkes sırasına savmanın peşinde,

Kimsede ölümü görmez düşünde

Ölüm gelir düşünü bulur.

Şairler ölür ama şiir ölmez

Evet.

‘Ölüler birbirini tanımaz

Kalın kalın perdeler vardır

Işığa, sese, gülüşe çekilmiş

Aynı yerde ayrı dünyalar

Herkes kendi ölümünü yaşar!’

Hüzün sadece hazan mevsiminde yaşanmaz.

Nerde olursa ol gelir seni bulur yeter ki ruhen ve bedenen bu işe hazır ol.

Belki şiirde biraz hüzün ikliminde yazılır.

Öyle olmasaydı:

‘Kızıl sularında yaprakları ömrün

Kırık ve yorgun sonbahar bakışlarında

Çiçekleri gülüyordu dallarında daha dün

Üşüdü saçları sevdanın, savruldu rüzgarlarda

Derin bir uğultu şimdi bakışın kışlarında.

Ağustos güneşiydi, dolunaydı sandım yüzün

Yüzüm kuşların gülüşünde derin mavilik

Yokuşlar bakışları yoruyor akşamüstleri

Velhası gidenlerin ardından kalan

Özeti ömrümüzün:

Şiir: biraz;

Çok:hüzün…’

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.